Bazı aylar vardır; okudukların seni yalnızca bilgilendirmez, aynı zamanda içinden geçirdiğin sorgulara eşlik eder.
Aralık ayı benim için tam olarak böyleydi. Bir yanda İsmet Özel’in sert ve tavizsiz sorgulamaları, diğer yanda Japon edebiyatının sessiz ama derin anlatısı…
Bu yazıda Aralık ayı okumalarım arasında yer alan İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin? adlı eseri ile Natsume Sōseki’nin Sanşiro romanına dair notlarımı paylaşmak istiyorum.
Waldo Sen Neden Burada Değilsin? – İsmet Özel
Şair, Komünist, Müslüman
Aslında bu kitap Kasım ayında okunmalıydı; fakat bitirmekte zorlandım. Kitap tahlillerinin en güzel yanı yeni eserlerle tanıştırmasıysa, en zor yanı da okura bir “zaman baskısı” yüklemesi. Özellikle birden fazla sorumluluğunuz ve küçük bir çocuğunuz varsa, okuma süreci çoğu zaman bölünüyor.
Bu eser, İsmet Özel’den okuduğum ilk kitap oldu. Metnin derinliği sebebiyle yalnızca okumakla yetinmedim; yazarın düşünce dünyasını daha iyi kavrayabilmek için ek araştırmalar da yaptım. Çünkü Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, yarı otobiyografik yapısıyla hem bireysel hem de sistemsel bir sorgulama sunuyor.
Kitapta Özel’in gençlik yıllarını, sosyalist dönemini ve ardından İslam’la kurduğu bilinçli ilişkiyi takip ediyoruz. En dikkat çekici nokta ise, yazarın sosyalist geçmişine dair bir pişmanlık taşımaması. Aksine, bu dönemin ona kazandırdığı sorgulayıcı bakışı İslamî düşünceyle harmanladığını görüyoruz.
İsmet Özel’in Müslümanlığını tanımladığı şu sözler, kitabın düşünsel omurgasını net biçimde yansıtıyor:
“Eğer benim için sosyalizmin bir ahlaki yönü var idiyse işaret oklarının beni götürdüğü yer İslam’dan başka bir yer olamazdı.”
Bu yaklaşım, onun hiçbir fikri sorgulamadan kabul etmeyen duruşunu açıklıyor. Okur olarak insanı rahatsız eden ama aynı zamanda düşünmeye zorlayan bir metinle karşı karşıyayız.
Kitaptan Bir Alıntı
“Ya yaratılışımızı mümkün kılan kudret iradesine uyum göstereceğiz ya da bizi ezen birçok güce boyun eğeceğiz.”
Sanşiro – Natsume Sōseki
Japon Edebiyatına Sessiz Bir Giriş
Sanşiro, tahlil grubuyla birlikte okuduğumuz ilk roman ve benim için Japon edebiyatına açılan ilk kapıydı. Roman, klasik anlamda güçlü bir olay örgüsüne sahip değil. Bunun yerine gündelik hayatın sıradanlığı, içsel çatışmalar ve gözlem ön planda.
Hikâye, köyünden ilk kez ayrılarak üniversite okumak için Tokyo’ya gelen genç bir erkeğin etrafında şekilleniyor. Aynı zamanda Japonya’nın Meiji Dönemi’ne dair güçlü bir toplumsal eleştiri barındırıyor. Bu dönem, Japonya’nın Batılılaşma sürecine girdiği yılları kapsıyor ve romandaki kültürel çatışmalar bize oldukça tanıdık geliyor.
Yazarın bireycilik ve teşhir kültürüne dair eleştirisi, günümüz dünyasıyla da şaşırtıcı derecede örtüşüyor.
Sanşiro’nun taşradan büyük şehre gelişi, ailesiyle arasına mesafe koyması ve yaşadığı kimlik bocalaması oldukça insani. Bu yönüyle roman, gençliğin zihinsel karmaşasını sade ama etkili bir dille yansıtıyor.
Her ne kadar Japon kültürünü tanımak açısından öğretici bulsam da, romanın durağan yapısı ve karakterin pasifliği sebebiyle bana çok hitap etmediğini söylemeliyim.
Haruki Murakami ise kitap hakkında şöyle diyor:
“Sanşiro, etrafında akıp giden hayatı izlemekle yetinen bir karakter. Bu yönüyle benim en sevdiğim kitaplardan biri.”
